<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Miraç Ceyhan &#8211; ISTANBUL CENTER FOR INTERNATIONAL LAW</title>
	<atom:link href="https://icil.org.tr/author/miracduruceyhan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://icil.org.tr</link>
	<description>ICIL</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 May 2024 09:29:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>en-GB</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.8.34</generator>

<image>
	<url>https://icil.org.tr/wp-content/uploads/2021/11/cropped-fav-1-icil-32x32.png</url>
	<title>Miraç Ceyhan &#8211; ISTANBUL CENTER FOR INTERNATIONAL LAW</title>
	<link>https://icil.org.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>ULUSLARARASI HUKUKTA KUDÜS’ÜN STATÜSÜ</title>
		<link>https://icil.org.tr/uluslararasi-hukukta-kudusun-statusu/</link>
		<comments>https://icil.org.tr/uluslararasi-hukukta-kudusun-statusu/#respond</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Dec 2019 10:06:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Miraç Ceyhan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://icil.org.tr/?p=49042</guid>
		<description><![CDATA[I. Kudüs’ün Tarihi Arkaplanı ve Kudüs Probleminin Gelişimi Uluslararası hukuk bağlamında Kudüs’ün statüsünü anlamak için ilk olarak İsrail’in ortaya çıkış sürecine göz atmak gerekmektedir. İsrail’in bir devlet olarak ortaya çıkmasında ilk adım 1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile atılmıştır. Deklarasyon ile &#8230; ]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. Kudüs’ün Tarihi Arkaplanı ve Kudüs Probleminin Gelişimi</strong></p>
<p>Uluslararası hukuk bağlamında Kudüs’ün statüsünü anlamak için ilk olarak İsrail’in ortaya çıkış sürecine göz atmak gerekmektedir. İsrail’in bir devlet olarak ortaya çıkmasında ilk adım 1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile atılmıştır. Deklarasyon ile İngiltere, Filistin’de kurulacak olan Yahudi devletinin varlığını kabul etmiştir. Elbette bu kabul, Yahudi olmayanların din ve vatandaşlık haklarının gözetilmesine; Filistin dışındaki Yahudilerin de haklarının korunması şeklinde bir koşula bağlı tutulmuştur.<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Netice itibariyle Balfour Deklarasyonu ile Yahudi devleti, uluslararası kamuoyuna ilk adımını atmıştır.</p>
<p>1922 yılında ise bölgenin bir kısmı, içinde Kudüs’ü de barındıracak şekilde İngiliz manda yönetimi altına girmiştir. Deklarasyonun ardından İngiliz manda sürecinin devreye girmesi ile bölgeye büyük bir Yahudi göçü başlamış ve buna bağlı olarak Arap-Yahudi çatışması doğmaya başlamıştır. Gerek 1917-1922 İngiliz manda yönetimi süresince, gerekse 1947 yılında Birleşmiş Milletler’in 181 sayılı taksim kararı (corpus separatum) ile İsrail’in devletleşme sürecine yönelik çeşitli adımlar atılmıştır.</p>
<p>14 Mayıs 1948’de İngiliz manda yönetiminin sona ermesiyle Yahudi topluluğu, İsrail’in kuruluşunu resmen ilan etmiştir. Balfour Deklarasyonu’nun hemen ardından Ürdün, Mısır, Irak, Suriye ve Lübnan’ın sert tepkileri ve ileride vuku bulacak savaşların temelini oluşturan askeri hamleler izlemiştir. Askeri müdahaler ile 1949 yılına kadar olan süreçte her bir devlet bölgedeki tansiyonu düşürmek adına İsrail ile özel anlaşmalar düzenlemiştir. Bu şekilde anlaşmazlıkların devletlerarası müzakere ile çözüme kavuşulacağı yönünde bir kanaat oluşmuştur. Ne var ki 1949 yılı sonunda İsrail başbakanı David Ben Gurion İsrail parlamentosunda (The Knesset) Kudüs’ün İsrail devletinin “başkenti” ve onun “ayrılmaz” bir parçası olduğunu açıkça ifade etmesi müzakere beklentilerini sonuçsuz bırakmıştır.  1967 ve sonrasında ise benzer ifadelerin İsrail başbakanı Menachem Begin ve  diğer devlet adamları tarafından defaatle tekrar edildiği; karşı görüşte olan Arap liderlerin ise Kudüs’ün Batı Şeria’nın en önemli parçası olduğunu ve Arap egemenliği altında olması gerektiğini ifade etmeleri dikkat çekicidir.<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> <a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Son olarak 1980’de Kudüs İsrail parlamentosu tarafından  çıkarılan bir kanunla; devlet başkanının, hükumetin, parlamentonun ve İsrail Yüksek Mahkemesi’nin kuruluş yeri olarak belirlemiş, adeta bir başkentin taşıdığı özellikler Kudüs’e atfedilmiştir.</p>
<p><strong>II. Doktrinde Kudüs’ün Hukuki Statüsüne Yönelik Muhtelif Görüşler </strong></p>
<p>Öğretide Kudüs’ün hukuki statüsüne yönelik gerek objektif gerekse subjektif çok sayıda görüş öne sürülmüştür. Ancak görüşler Kudüs’ün batısı ve doğusu bakımından farklılıklar içermektedir. Bu bölümde ise, konuya binaen en çok öne çıkan üç öğretinin analiz edilmesi amaçlanmaktadır.</p>
<p><strong>Görüş 1</strong></p>
<p>Lauterpacht’a göre Batı Kudüs’te İngiliz manda yönetiminin sona ermesi ile birlikte İsrail, bölgedeki kontrol ve egemenliği meşru yollarla sağlamıştır (Pro-Israeli jurists).<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Başka bir değişle, İsrail’in Batı Kudüs’te egemenliği sağlaması esasında meşru savunma hakkının kullanılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, meşru müdafaa hakkının kullanılması gerekçesine dayanarak toprak ilhakının kabulü oldukça azınlık bir görüştür. Şayet meşru savunma hakkına dayanarak, bölgede yaşayanlara daha iyi imkanların sunulduğu öne sürülmüş olsa da, bölgede yaşayanların kendi kaderini belirleme hakkı elden alınmış olmaktadır.<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>BM’nin taksim kararına ılımlı yaklaşan İsrail, taksim kararını şiddetle reddeden Arap ülkelerininin “agresif” tutumlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu sebeple meşru savunma hakkının İsrail tarafından hukuka uygun olarak kullanıldığını iddia edenler, bununla ilintili olarak Batı Kudüs’ün egemenliğinin de hukuka uygun olarak İsrail’e ait olduğunu savunmaktadırlar.</p>
<p>Lauterpacht bu argümanını ‘hiçbir hak hukuka aykırı bir eylemden doğmaz’ &#8211; <em>maxim ex injuria ius non oritur- </em>ilkesine dayandırmaktadır.<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> İngiliz mandasının sona ermesinin ardından İsrail, bölgedeki kontrol ve huzurun sağlanması için harekete geçmiştir. İsrail’in bölgede egemenliği sağlama yönündeki müdahaleleri Lauterpacht doktrini tarafından meşru savunma hakkının kapsamına dahil edilmiştir. Bu sebeple egemenlik olgusunun hukuka uygun müdahale ve bastırmalar ile; başka bir değişle meşru savunma hakkı ile bağlantılı olarak ortaya çıktığı savunulmuştur.</p>
<p>Doğu Kudüs’ün egemenliği ise İngiltere tarafından bir süreliğine askıya alınmış olmasına rağmen Ürdün’ün bölge üzerinde hakimiyet kurması Lauterpacht ve aynı doktrini savunanlar tarafından haksız işgal/işgalci olarak nitelendirilmiştir. Bölge egemenliğinin kime ait olduğu açıkça belirlenememişken Ürdün’ün sözde meşru savunma hakkına dayanarak Doğu Kudüs’ü işgal etmesi Lauterpatch tarafından hukuka uygunluk taşımamaktadır.<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Filistin topraklarının işgali aşamasında  gerekçe olarak öne sürülen meşru savunma hakkının İsrail tarafından kullanılması hukuka uygun iken aynı hakkın Ürdün tarafından kullanılmasının hukuka aykırı olarak nitelendirilmesi bir çelişkiye işaret etmektedir.</p>
<p><strong>Görüş 2</strong></p>
<p>Doktrinde karşılaşılan ikinci görüş, yalnızca Kudüs’ün değil tüm Filistin topraklarının Filistinlilere ait olduğunu ifade etmektedir. Münhasıran Kudüs bakımından ise Kudüs’ün doğusu ve batısı arasında herhangi bir ayrım yapmaksızın egemenliğin manda yönetiminin bitiminden beri Filistinlilere ait olduğunu savunmaktadır.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Manda yönetiminin sona ermesi ile beraber İsrail bölgedeki çatışmanın ve Filistinli toplulukların agresif hareketlerinin meşru savunma hakkının kullanılması bakımından uygun ortamı sağladığını iddia etmiş olsa da hakkın ölçülü kullanılması esasına dikkat edilmediği sonucuna ulaşmak mümkündür. Ayrıca salt meşru savunma hakkına dayanarak, azımsanmayacak ölçüdeki Filistin nufüsunun özellikle 1967 sonrasındaki süreçte peyderpey İsrail direktiflerine bağlı yaşamaya mecbur bırakılması söz konusu olmuştur.</p>
<p><strong>Görüş 3</strong></p>
<p>Öğretideki son görüşe göre ise Kudüs’ün statüsü halen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1947’de verdiği taksim kararının konusunu oluşturmaktadır.<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Dolayısıyla Kudüs’ün bütünü tıpkı kararda öngörüldüğü gibi bölgelere ayrılarak Birleşmiş Milletler tarafından özel uluslararası rejim usulüne uygun olarak yönetilmelidir. Bu aşamada dikkat çeken husus, Avrupa Birliği’nin de Kudüs’ün statüsü noktasında taksim kararını esas almasıdır. Nitekim İsrail’de bulunan Alman Büyükelçiliği yaptığı bir açıklamada Kudüs’ün hukuki durumunun taksim kararı çerçevesinde belirlenmesi gerektiği yönünde açıklamalarda bulunmuştur.<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p><strong>III. BM Etkisi ve Oslo Süreci </strong></p>
<p><strong>A. Birleşmiş Milletler Kudüs’ün Statüsü Başlıklı 303 Numaralı Kararı</strong></p>
<p>9 Aralık 1950 tarihinde Birleşmiş Milletler 303 Numaralı kararı ile Kudüs’ün statüsüne yönelik çok yönlü bir karar metni ortaya koymuştur. Esasında karar, Kudüs’ün uluslararası bir konuma kavuşturulmasındaki ilk girişim değildir. Nitekim sözü edilen karar, Birleşmiş Milletler’in 181 ve 194 sayılı Genel Kurul kararlarında amaçlandığı gibi şehrin taksim edilmek suretiyle yönetimesi ve özel uluslararası yönetim rejiminin benimsenmesi esaslarına dayanmaktadır. Kararın diğer yönü ise Kudüs’te yer alan kutsal mekanların korunması ve özgürce kullanılmasını amaçlamaktadır. Karar gereğince kutsal mekanların egemenliği ne şehrin batısını işgal eden İsrail’e ne de doğusunda hakim olan Ürdün Haşimi Krallığı’na ait olacaktır. İfade edilen temel amaçların yanı sıra şehri yönetmesi için Birleşmiş Milletler tarafından bir yöneticinin atanacağı, şehrin nötr hale getirilerek gayri askeri bir yapıya kavuşturulacağı, temel hak ve hürriyetlerin gözetileceği ve bölgesel toprak bütünlüğünün sağlanacağı hususları yer almıştır.<a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>İlginç olan husus ise bu derece kapsamlı düzenlemeler getiren, önemi haiz bir kararın hiç uygulanamamış olmasıdır. Doğu Kudüs’ün Ürdün tarafından işgal edilmiş olması, Sovyet Rusya’nın kararın uygulanmasına isteksiz yaklaşması ve İsrail’in bu kararın hükümlerinin yalnızca kutsal mekanlar bakımından uygulanmasına istekli olması, kararın etkisiz kalmasında yatan sebepler olarak ifade edilmiştir.<a href="#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p><strong>B. Oslo Görüşmeleri</strong></p>
<p>Oslo Görüşmeleri, İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında Norveç’in arabuluculuğu ile gerçekleştirilen gizli görüşmeleri ifade etmektedir. Ortadoğu’da Irak, Kuveyt ve İsrail arasında gerçekleşen askeri müdahaleler, sivil direniş hareketi İntifada’nın İsrail cephesinde gerçekleşen zararların giderilme arzusu, FKÖ ile İsrail arasında bir müzakereyi zorunlu kılmıştır. 13 Eylül 1993 tarihinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nü temsilen başkan Yaser Arafat, İsrail’i temsilen Başbakan Yitzhak Rabin müzakere metinlerinde karşılıklı olarak birbirlerinin varlıklarını tanımış ve İlkeler Deklarasyonu’nu imzalamışlardır.</p>
<p>Oslo Görüşmeleri’nin tüm detaylarına girmeden ifade etmek gerekir ki  Filistin topraklarının A, B ve C şeklinde taksim edilmesi ve geçiş sürecinde İsrail’in sürecin ciddiyetinden sürekli taviz vermesi Oslo Görüşmeleri’nin başlangıçtaki amacından sapılmasına sebebiyet vermiştir. Esasında İsrail’in hukuka aykırı yapı inşaatları ve aykırı adımları Filistin’i İsrail’e bağlı pasif bir “devlet” haline getirmiştir. Oslo Görüşmeleri ve devamındaki müzakere sürecinde 1967 öncesi sınırlara geri dönülme kararı alınmış olmasına rağmen İsrail’in Batı Şeria’da ayrım duvarı inşa etmesi ve Doğu Kudüs’ü ilhak etmiş olması görüşmelerin fonksiyonunu yitirdiğini göstermiştir. Oslo Görüşmeleri’nde Kudüs’ün her iki devletin ortak başkenti olacağı ifade edilmesine karşılık sürecin sonunda Kudüs’ün oldukça az bir alanı kapsayan sembolik kısmının Filistinlilere, geri kalanının İsrail egemenliğine bırakılacağı ifade edilmiştir.<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p><strong>Trump Yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in Başkenti Olarak Tanıma Kararı</strong></p>
<p><strong>a. Kararın Hukuki Niteliği</strong></p>
<p>6 Aralık 2017 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu beyan etmiştir. Başkan Trump’un konuşmasında yer alan ifadelere bakıldığında esasında Kudüs’ün başkent haline getirilmesi ve Amerikan Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınma arzusu 1995 yılında Amerikan meclisince kabul edilen Kudüs Büyükelçiliği Yasası’na dayanmaktadır.<a href="#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Aynı şekilde daha önceki Amerikan başkanlarının Kudüs’ü başkent haline getirme yönündeki çabalarına dikkat çeken Trump, nihai olarak kararın kendi yönetimi döneminde alınmış olmasını muzafferane bir üslup ile dile getirmiştir. Hukuki niteliği itibariyle bir beyanname niteliği taşımasının yanında, hassas içeriği ve radikal kararları barındırması sebebiyle birçok eleştirinin hedefi haline gelmiştir.</p>
<p><strong>b. Karara Yönelik Muhtelif Eleştiriler ve Uluslararası Adalet Divanı’nın Yargı Yetkisi</strong></p>
<p>Karara ilişkin eleştiriler ilk olarak Viyana Diplomatik İlişkiler Konvansiyonu bakımından öne sürülmüştür. Konvansiyonun 25. maddesi, diplomatik görevler için inşa edilecek tüm yapı ve tesislerin ancak ev sahibi devletin egemen olduğu topraklarda konumlandırılacağı hükmünü ihtiva etmektedir. Fakat taksim kararı uyarınca Kudüs’ün herhangi bir devletin egemenliğinde bulunmayacağı kararlaştırılmışken Kudüs’ün ABD tarafından sözde hukuka uygun olarak başkent ilan edilmesi ve büyükelçiliğin şehre taşınma kararı alınması tutarsızlık arz etmektedir.<a href="#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Ayrıca, Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından hazırlanan Milletlerarası Haksız Fiilden Ötürü Devletin Milletlerarası Sorumluluğu madde 41(2) hiçbir devlet uluslararası hukukun temel normları bakımından ağır ihlal içeren bir hareketi hukuka uygun kabul edemez hükmüne yer verilmiştir.</p>
<p>ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı, yukarıda ifade edilen gerekçe sebebiyle hukuka aykırılık teşkil etmek ile birlikte diğer devletlere ise madde 41(2) ışığında ABD’nin söz konusu kararını tanımama yükümlülüğü getirmektedir.</p>
<p>30 Eylül 2018 tarihinde ABD’nin Kudüs kararı sebebiyle Filistin, uyuşmazlığın çözümü için Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmuştur. Filistin’in Adalet Divanı’na yaptığı başvuru çeşitli akademisyenler tarafından değerlendirilmiştir. Milanovic, Adalet Divanı’nın Monetary Gold prensibi gereğince ve Filistin’in bir devlet olarak kabul edilmemesi sebepleriyle davanın sürdürülmemesi gerektiğini ifade etmiştir.<a href="#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Monetary Gold prensibi, üçüncü bir devletin hak veya sorumluluğunu ilgilendiren hususlarda Adalet Divanı’nın davanın esası üzerine yargılama yapmaktan kaçınması ilkesine dayanmakta ve Milanovic tarafından söz konusu davada İsrail lehine bir hakkın doğduğuna işaret edilmektedir. Milanovic’e yanıt niteliği taşıyan yazısı ile Miron ise Milanovic’i  Monetary Gold prensibini yanlış tanımlamakla eleştirmiş ve prensibi şu şekilde tanımlamıştır: “Prensip, devletlerin hak ve ödevleri üzerinde doğrudan bir etki yapmaktan ziyade devletlerin hak ve ödevlerini, ilgili devletin onayı olmaksızın uluslararası yargılamadan korumak esasına dayanmaktadır.” Bu sebeple Adalet Divanı’nın bu prensibe dayanarak yargılama yapmaktan kaçınmasının öne sürülemeyeceği aktarılmıştır.<a href="#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Son olarak, 2018 yılında gerçekleştirilen Davos görüşmelerinde Benjamin Netanyahu ve Donald Trump’ın Kudüs meselesinin artık bir gündem konusu olmayacağı, konuya yönelik olarak herhangi bir açıklama yapmanın  manasız olduğunu ifade etmeleri çarpıcıdır. BM’nin ABD’nin Kudüs kararını gayrimuteber olarak nitelendirmesi, diğer devletlere Kudüs kararını tanımamaları yönünde önerilerde bulunmasına rağmen durum pratikte beklenen sonucu vermemiştir.</p>
<p><strong>IV. SONUÇ</strong></p>
<p>İsrail ve Filistin’in Kudüs üzerindeki egemenlik iddiaları öğretide farklı görüşlerin oluşumu üzerinde etkili olmuştur. İsrail’in günümüzdeki konumunu alması peyderpey gerçekleşen güç kullanımları, bilinçli Yahudi göçleri, haksız yapı inşaları gibi farklı metotlar ile mümkün hale gelmiştir.  Dolayısıyla İsrail’in temelini geçmişteki işgalci müdahalelerinden; uluslararası hukuka ağır ve açık aykırılık teşkil eden ihlallerinden aldığı iddia edilebilir. Nitekim İsrail’in Filistin topraklarına nüfuz etmesi dengesiz ve hukuksuz bir güç kullanımı ile mümkün olmuştur. Halbuki Birleşmiş Milletler Kurucu Antlaşması madde 2/4 askeri güç kullanımı ile toprak işgalini açıkça yasaklamıştır.<a href="#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Oslo Görüşmeleri ile Filistinlilere ait olması kararlaştırılan A ve B bölgelerine yönelik gerçekleştirilen planlı Yahudi göçleri bölgenin demografik yapısının antlaşmaya aykırı olarak bozulmasına yol açmıştır.</p>
<p>Ayrıca Uluslararası Adalet Divanı’nın duvar inşasına yönelik tavsiye kararında mahkeme, İsrail’in iç hukuku dikkate alınmaksızın Doğu Kudüs’te sivillerin korunmasına yönelik Cenevre Konvansiyonu Madde 47 hükmüne aykırı hareket ettiği görülmektedir.<a href="#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Bu nedenle Filistin topraklarının tamamının en başından beri Filistin’e ait olduğunu kabul etmek gerekir. Modern uluslararası hukuk anlayışının en temel kurallarından (jus cogens) biri olarak tanımlanan self determinasyon hakkı gereğince bir bölgede yer alan egemen güç yine kendi kaderini belirlemeye muktedir olmalıdır. Self determinasyon hakkının İsrail’in meşru savunma hakkı uğruna feda edildiği göz önüne alınarak, 1967 ve sonrasındaki sınırlara geri dönme çağrısı yapılmasına rağmen İsrail’in bu hususu dikkate almaksızın tek taraflı hareket etmesi, yakın süreçte Kudüs ve Golan Tepeleri hakkında aldığı kararlar dahil olmak üzere İsrail’in geçmişten günümüze attığı adımları hukuki dayanaklardan yoksun bırakmaktadır.</p>
<p><em><strong>KAYNAKÇA</strong></em></p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1"></a>i Balcı, A. (2010). İsrail Sorunu: Ortadoğu’nun Gordion Düğümü, <em>Dünya Çatışmaları Çatışma Bölgeleri ve </em><em>Konuları,</em> Cilt 1, Ankara: Nobel Yayınları, 2010, ss. 99-163.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a>  Lapidoth,R. (2013). Jerusalem<em>. Oxford Public International Law</em>.s.4</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Basic Law: Jerusalem<em>, Capital of Israel, Laws of the State of Israel</em>, vol. 34, s. 209 (1980)</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Lauterpacht, E. Jerusalem and the Holy Places,.(1980).</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> <a href="https://www.justsecurity.org/63491/the-golan-heights-and-the-perils-of-defensive-annexation/">https://www.justsecurity.org/63491/the-golan-heights-and-the-perils-of-defensive-annexation/</a></p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Lauterpacht, s.42</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Lauterpacht. ss.46-48</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Cattan, H. <em>Jerusalem</em> (1981)</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Cassese, A. ‘Legal Considerations on the International Status of Jerusalem’ in H Koechler (ed) <em>The Legal              Aspects of the Palestine Problem with Special Regard to the Question of Jerusalem: Papers of the        International Conference on the Legal Aspects of the Palestine Problem, in Vienna</em> (5–7 November</p>
<p>1980) (Braumueller Wien 1981) 144–53.</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Lapidoth, R. para.41</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> <a href="https://unispal.un.org/DPA/DPR/unispal.nsf/0/00862D2CA15A99EC85256257006DC39E">https://unispal.un.org/DPA/DPR/unispal.nsf/0/00862D2CA15A99EC85256257006DC39E</a></p>
<p><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Oxford Public International Law (<a href="https://opil.ouplaw.com/view/10.1093/law-oxio/e71.013.1/law-oxio-e71">https://opil.ouplaw.com/view/10.1093/law-oxio/e71.013.1/law-oxio-e71</a>).(c)  Oxford University Press, 2015 (09 December 2017)</p>
<p><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Klein, R.A., Brauer, G. (2005). History of the Disengagement Plan. <em>The Jewish Agency for Israel</em>  <a href="http://www.jewishagency.org/disengagement/content/26384">http://www.jewishagency.org/disengagement/content/26384</a></p>
<p><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> <a href="https://www.whitehouse.gov/briefings-statements/statement-president-trump-jerusalem/">https://www.whitehouse.gov/briefings-statements/statement-president-trump-jerusalem/</a></p>
<p><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> <a href="http://opiniojuris.org/2018/10/16/its-time-to-take-palestine-v-united-states-of-america-seriously/">http://opiniojuris.org/2018/10/16/its-time-to-take-palestine-v-united-states-of-america-seriously/</a></p>
<p><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> <a href="https://www.ejiltalk.org/palestine-sues-the-united-states-in-the-icj-re-jerusalem-embassy/">https://www.ejiltalk.org/palestine-sues-the-united-states-in-the-icj-re-jerusalem-embassy/</a></p>
<p><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> <a href="https://www.ejiltalk.org/palestines-application-the-icj-neither-groundless-nor-hopeless-a-reply-to-">https://www.ejiltalk.org/palestines-application-the-icj-neither-groundless-nor-hopeless-a-reply-to-marko-milanovic/</a></p>
<p><a href="#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <a href="https://www.ombudsman.gov.tr/contents/files/6535501-Birlesmis-Milletler-Antlasmasi.pdf">https://www.ombudsman.gov.tr/contents/files/6535501-Birlesmis-Milletler-Antlasmasi.pdf</a></p>
<p><a href="#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Kattan,V. (2011).Competing Claims,Contested City: The Sovereignty of Jerusalem Under International Law, s.15</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://icil.org.tr/uluslararasi-hukukta-kudusun-statusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sözleşmeler Hukuku Bağlamında Gabčíkovo–Nagymaros Davası</title>
		<link>https://icil.org.tr/sozlesmeler-hukuku-baglaminda-gabcikovo-nagymaros-davasi/</link>
		<comments>https://icil.org.tr/sozlesmeler-hukuku-baglaminda-gabcikovo-nagymaros-davasi/#respond</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Mar 2019 11:37:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Miraç Ceyhan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://icil.org.tr/?p=18732</guid>
		<description><![CDATA[I. Giriş Sözleşmeler hukuku, antlaşmaların hazırlanması,yürütülmesi ve antlaşma hükümlerinin ihlal edilmesi halinde uygulanacak kural ve ilkeleri içeren hukuk alanıdır.Bu itibarla Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38.maddesinde belirtildiği üzereantlaşmalar,milletlerarası hukukun temel kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir.Antlaşmalara yönelik yapılacak olan hukuki düzenlemeler, uluslararası &#8230; ]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. Giriş</strong></p>
<p>Sözleşmeler hukuku, antlaşmaların hazırlanması,yürütülmesi ve antlaşma hükümlerinin ihlal edilmesi halinde uygulanacak kural ve ilkeleri içeren hukuk alanıdır.Bu itibarla Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38.maddesinde belirtildiği üzereantlaşmalar,milletlerarası hukukun temel kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir.Antlaşmalara yönelik yapılacak olan hukuki düzenlemeler, uluslararası hukukun güvenilir bir temele oturtulması bakımından önem taşımaktadır.Bir sözleşme hükmünün ihlal edilmesi halindebu ihlale karşılık herhangi bir yaptırımın düzenlenmemiş olması, antlaşmaların kurulmasını imkansız kılacak ve uluslararası hukukun uzlaşıdan uzaklaşarak siyasileşmesine sebep olacaktır.Nitekim Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nde antlaşmalara yönelik kapsamlı düzenlemelere yer verilerek bu tehlike nispeten önlenmiştir. Yazıya konu olan Gabčíkovo–Nagymaros Davası da sözleşmeler hukuku bağlamında yorumlanmaya değer bir uyuşmazlık niteliği taşımaktadır.</p>
<p><strong>II. Uyuşmazlığın Arkaplanı</strong></p>
<p>2857 km uzunluğu ile Avrupa’nın en uzun ikinci nehri olan Tuna Nehri 9 ülkeden geçmekte ve bölgesel anlamda büyük önem taşımaktadır.Tuna Nehri üzerinde hidroelektrik santral kurulması ve nehir taşımacılığına yönelik ıslah çalışmalarının yapılması amacıyla Çekoslovakya ve Macaristan arasında Gabčíkovo-Nagymaros adlı bir proje inşasına karar verilmiştir.Bu nedenleçalışmanın kapsadığı bölgeyi içerisine alan ülkeler arasında hukuki bir mutabakat kaçınılmaz hale gelmiştir.</p>
<p>Proje,elektrik üretimi veıslah çalışmaları amacıyla inşa edilmeye çalışılmış ise de zamanla Çekoslovakya ve Macaristan arasında bir anlaşmazlığın temeli haline gelmiştir.</p>
<p>Bu bakımdan,uyuşmazlığın bel kemiğini oluşturan projenin oluşum sürecine ve tarafların projeye yönelik tutumlarına ilişkin bilgi verildikten sonra mesele Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi bakımından irdelenecektir.</p>
<p><strong>III. Uyuşmazlığın Çıkış Noktası</strong></p>
<p>Tuna Nehri ve havzası, bölge bakımından stratejik önemini korumakla birlikte iki ülke arasında doğal bir sınır teşkil etmektedir.Her bir taraf devletin ortak çıkarlarının bulunduğu bir bölgedetek taraflı müdahaleler ciddi anlaşmazlıklarasebebiyet verecek niteliktedir. Nihayet16 Eylül 1997 tarihinde Çekoslovakya ve Macaristan arasında Tuna Nehri üzerinde üç adet baraj inşası ve hidroelektrik enerji üretimini konu alan 1977 Antlaşması imzalanarak uyuşmazlık ihtimali önlenmiştir.</p>
<p>Sözleşmede tesislerin nereye kurulacağı vebir tesisin kurulması için nelerin dikkate alınacağına yönelik hükümlere yer verilmiştir.Buna göre biri Gabčíkovo öteki Nagymaros şehrinde olmak üzere iki adet tesisin kurulumu için antlaşma sağlanmıştır.Projenin kurulacağı arazinin büyükbölümü Çekoslovakya sınırlarında kalsa da Macaristanhükûmeti deinşa çalışmalarına katılmak ile görevlendirilmiştir.Macaristan bakımından çalışmalara katılma yükümlülüğünün esasındaantlaşmanın genel ruhunda mündemiç olmasını; faaliyetlerin her iki devlet tarafından eşit yürütülmesi gerekliliğinin<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> doğal bir sonucu olduğunu ifade etmek yerindedir.</p>
<p>Sözleşme, taraflara karşılıklı görevler yüklediği gibi proje adımlarının istikrarlı yürütülmesi açısından zihinlerde soru işareti bırakmayan bir maddeye de yer vermiştir.Sözleşmenin 15. maddesine göre ,“Taraflar ortak sözleşme planında belirtilen yollarla, Tuna nehrinin su kalitesinin korunması,kilit sisteminin(System of Locks) inşası ve işletilmesi için çalışacaktır.”<a href="http://www.worldcourts.com/icj/eng/decisions/1997.09.25_gabchkovo.htm">denilmektedir</a>.</p>
<p>Antlaşmanın imzalanmasının ardından projenin hazırlık aşamalarında daherhangi bir sorun meydana gelmezken Macaristan’ın tek taraflı olarak sözleşme hükümlerini askıya aldığını duyurması ilişkilerin kırılma noktasını oluşturmaktadır.Macaristan proje yürürlüğünün ve sözleşme hükümlerinin askıya alınmasına ilişkin birtakım “geçerli nedenler” öne sürmüştür.Buna göre Macaristan, projenin uygulanması halindeciddi çevresel zararların oluşacağını ve zararların halk ve hükûmet kanadında endişelere neden olduğunugerekçe göstermiştir.</p>
<p>Antlaşmanın askıya alınması projenin pratik aşamalarında da ivedi sonuçlar doğurmuştur. Macaristan başlangıçta Nagymaros’daki baraj inşa çalışmalarını durdurmuş,ardından durdurma alanını nehrin kuzeybatısında bulunan Dunakiliti kanalı da dahil olmak üzere genişletmiştir.Ancak Macar yetkililer durdurma kararı alınan bölgenin içerisinde yer alanDunakiliti kanalında projeye yönelik baraj ve kanal kurma faaliyetlerinitekrar başlatmışlardır.</p>
<p><strong>III. Macaristan Kararına Alternatif Plan</strong></p>
<p>Macaristan’ın durdurma kararına karşılık Çekoslovakya,Macaristan’a bir planla karşılık vermiştir.Sonuç olarak Çekoslovakya,askıya alma kararına karşılık olarak sözleşmeden çekildiğini bildirmiş ve “Variant C” adıyla yeni bir planla nehrin kendi sınırlarında kalan kısmını kullanarak alternatif bir bypass yolu oluşturacağını ima etmiştir.Toplumunun ve hükûmetinin baskısı altında kalan Macaristan projedenherhangi bir yarar sağlayamadığı gibi karşı tarafın etkili bir planına maruz kalmıştır.<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>Variant C planının devreye sokulmasıyla Macaristan,antlaşmanın geçerliliğini tamamen yitirdiğini bildirerek geri dönüşü olmayan bir yola girildiğinin sinyalini vermiştir.Bu noktada Macaristan’ın karşı taraf Çekoslovakya’nın planını meşru karşılamasını beklemek hukuken arzu edilen bir durum iken devletlerarası siyasi ilişkiler ve yarışan menfaatler bakımından durumun aynı yumuşaklıkta olduğunu söylemek şüphesiz mümkün değildir.</p>
<p>1 Ocak 1993 tarihinde Çekoslovakya,Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ikiye ayrılmıştır.Proje Slovakya sınırları arasında kalmış ve ilişkiler artık Slovakya-Macaristan ikilisi arasında şekillenmeye başlamıştır.Slovakya’nın Çekoslavakya’dan ayrılarak bağımsızlığını kazanmasının karşılıklı ilişkiler üzerinde nasıl bir etki yaptığı ayrı bir tartışma konusu olup; şunu belirtmek gerekir ki Slovakya ve Macaristan problemi daha ılımlı yollarla çözmeye çalışmışlardır. Variant C planının duyurulmasıyla kopan ipler ilerleyen süreçte yerini özel bir antlaşmayabırakmış, ardından son kararın verilmesi için Uluslararası Adalet Divanı’na başvurulmuştur.</p>
<p><strong> IV. </strong><strong>Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi&#8217;nin UAD Tarafından Değerlendirilmesi</strong></p>
<p>Uyuşmazlık Macaristan’ın sözleşmeyi askıya alma kararı ile başladığından, mesele Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi&#8217;nin(VAHS) 60.maddesi açısından yorumlanmalıdır.Maddebir antlaşmanın ihlal edilmesi sebebiyle sona erdirilmesi veya yürürlüğününaskıya alınması durumunda nasıl bir yol izleneceğini konu almaktadır.<a href="http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/Viyana_69.pdf">Hükme</a> göre “İki taraflı bir antlaşmanın devletler tarafından esaslı bir şekilde ihlali (material breach), diğer tarafa antlaşmayı sona erdirme veya tamamen veya kısmen yürürlüğünü askıya alma gerekçesi olarak bu ihlale başvurma hakkını verir.”denilmektedir.Dolayısıyla Macaristan, VAHS’nin 60.maddesi kapsamında Variant C planının esaslı ihlal teşkil ettiğini ve buna bağlı olarak sözleşme feshininin yerinde olduğunu iddia etmektedir.</p>
<p>Uluslararası Adalet Divanı&#8217;nın çözümlemeye çalıştığı husus ise uyuşmazlığın 60.madde kapsamında değerlendirilmesi ve Variant C planının madde 60/3’de ifade edilen esaslı ihlal şartlarına uyup uymadığına ilişkindir.Yukarıda ifade edildiği gibi Mahkeme de uyuşmazlığın  Macaristan&#8217;ın tek teraflı durdurma kararı ile başladığını kabul etmiş ve uyuşmazlığın 60.madde hükümleri bağlamında ele alınması gerektiği kanaatine varmıştır. Divan, madde hükümlerinin Macaristan lehine uygulama alanı bulamayacağını ifade ederek;Macaristan’ın tek taraflı durdurma kararını duyuruncaya kadar Slovakya&#8217;nın antlaşmanın konu veya amacının gerçekleştirilmesi için elzem olan bir hükmü ihlal etmediğini ortaya koymuştur.Mahkeme 60.madde hükümlerinin uygulanabilmesi için tıpkı maddede belirtildiği gibi sözleşme feshini gerektirecek elzem bir hükmün yerine getirilmemesi şartını aramaktadır.Nitekim Mahkeme Slovakya’nın böyle bir faaliyetinin olmadığı yönünde karar vermiştir.Ayrıca Divan, Variant C planının esaslı bir ihlali örneklemediğini ifade ederek;planın Macaristan’ın askıya alma kararına bir yanıt niteliğinde olduğunu ifade etmiş ve Slovakya lehine bir sonuca ulaşmıştır.</p>
<p>Sözleşmenin uyuşmazlıkla ilintili olan diğer bir hükmü ise &#8220;sonraki imkansızlık&#8221;  başlıklı 61.maddesidir.Macaristan projenin inşa edilmesi halinde telafisi mümkün olmayan çevresel sorunların ortaya çıkacağını ve finansal açıdan hükûmetin altından kalkamayacağı meblağların oluşacağını sonradan imkansızlık sebebi olarak öne sürmektedir.Adalet Divanı ise Macaristan’ın bu iddiasını haklı bulmayarak Macaristan&#8217;ı maddeyi yanlış yorumlamakla suçlamaktadır.Divan gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir:Sözleşmenin Macaristan tarafından sonraki imkansızlık hükümlerine dayanılarak feshedilmesi ve ardından Slovakya’nın yanıt olarak Variant C adlı alternatif bir plan yapmasına karşı çıkılması düşünülemez. Macaristan’ın feshine karşılık diğer tarafın alternatif bir yol araması uluslararası hukukun bir prensibidir ve örf ve adet kuralı olarak değerlendirilmelidir.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Ayrıca Mahkeme, Macaristan&#8217;ın gerekçe olarak gösterdiği 61/1 hükmüne adeta panzehir etkisi yapan 61/2 hükmü ile karşılık vermiştir.Divan, 61/2 hükmüne dayanarak sözleşmenin ifasının imkansız hale gelmesinde bizzat Macaristan&#8217;ın esaslı ihlalinin rol oynadığını eklemiştir.Buna mukabil,çevre duyarlılığının projenin hazırlık aşamasında dile getirilmesi gereken bir nokta olduğu,ekonomik zorlukların ise bir imkansızlık sebebi olarak öne sürülemeyeceği sonucuna ulaşmıştır.</p>
<p><strong>V. Sonuç</strong></p>
<p>Mahkemenin özellikle çevresel sorunlara yönelik olarak &#8220;çevresel zararlar devletler tarafından öngörülmelidir.&#8221;düşüncesi eleştirilmelidir.Her ne kadar Macaristan askıya alma kararını koruyabilecek hukuki gerekçeleri sunamamış ise de; Divan&#8217;ın,çevresel krizi Macaristan&#8217;ın öngörmesi gerektiği yönündeki yorumu sorumluluk alanını oldukça genişletmektedir. Zira doğal faktörler ve çevresel yapının bozulabilirliği gibi riskler bölgeden bölgeye değişiklik gösterebilecek rölatif durumlardır.</p>
<p>Fakat aynı duyarlılık Slovakya için gösterildiği takdirde ,Slovakyalı yetkililerin tercih edebileceği başka bir yol görünmemektedir. Mahkemenin de ifade ettiği gibi Variant C planı, Slovakya’nın tek taraflı Macaristan kararlarına karşı aldığı bir önlem ve cevaptan ibarettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a>Gabčíkovo -Nagymaros Project ( Hungary/Slovakia} , Judgment, f C.J. Reports 1997, p. 7)</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a>Aksar,Y.(2013). “Teoride ve Uygulamada Uluslararası Hukuk I.Ankara</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> (Factory at Chorzow, Jurisdiction, Judgment No. 8. 1927. P. C.I.J Series A. No. 9, p. 31.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://icil.org.tr/sozlesmeler-hukuku-baglaminda-gabcikovo-nagymaros-davasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!--
Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: https://www.boldgrid.com/w3-total-cache/

Object Caching 86/170 objects using disk
Page Caching using disk: enhanced 
Minified using disk

Served from: icil.org.tr @ 2026-11-02 14:50:43 by W3 Total Cache
-->